Yazı Detayı
06 Şubat 2016 - Cumartesi 10:55
 
SANDIĞA BAKAN ADAM
Mazlum TAŞ
mazlumtas@windowslive.com
 
 

“Meyveler, çiçeklerin vaat ettiğinden de güzel oldu.”

Fransızların çılgın şairi François Villon’nun muhteşem dizesi bunlar. Bu sabah, dilimde bu dizenin hafif sarhoşluğuyla uyanıyorum. Önümdeki muazzam bahçenin görkemiyle güne başlıyorum.

Portakal ağaçlarının baştanbaşa kuşattığı bu geniş bahçe, o turuncu meyvelerin büyüleyici kokularıyla oradan geçenleri mest ediyor. Güneşin ilk ışıkları tüm canlılığıyla, tenimi hafif darbelerin çıldırtan dokunuşlarıyla okşuyor. Işıkların mucizevi renk cümbüşüyle bahçenin serin gölgeliği, dillerine hareketli bir şarkı tutturarak sabaha hazırlanıyor. Dağların ardındaki uzak mavilikte, gök gürültüleri bu esrarengiz şarkıya eşlik ediyor. Aklıma Villon’nun o muhteşem dizesi geliyor:

“Meyveler, çiçeklerin vaat ettiğinden de güzel oldu.”

Portakal kokulu bahçenin hemen yanı başındaki küçük nehir, şırıldayarak dört km uzaklıktaki şelaleye heyecanlı bir kısrak gibi koşuyor. Halı ve yün yıkamaya giden güzel kadınlar, şehvetli gülüşleriyle güne renk katıyor. Onlara bakarak Villon’nun başka bir dizesini anımsıyorum:

“Çeşmenin başında, susuzluktan ölüyorum.”

Çok isteyip de ulaşamadığım, yapmak isteyip de başaramadığım, hep eksik kalan bir şeyleri hatırlatıyor bana bu dize. Bu eşsiz dizeyi mırıldanırken, Olmamasını istediğim ama her defasında beni mağlup eden bir şeyleri hatırlıyorum.

Demin ki o muhteşem kokuların, o görkemli görüntülerin başkaları tarafından elimden zorla alınacağı gibi bir endişe kuşatıyor beni.

Uzun zaman önce izlediğim “Denge” filminde olanları hatırlıyorum bir an. Christoph ve Wolfgang kardeşlerin birlikte yaptıkları kısa film, onlara 1990 yılında Oscar ödülü kazandırmıştı. Filmde hırslarımız ve paylaşma duygularımızın törpülenmesi konu ediliyordu. Beş kişinin hiçbir şeyleri yokken, ortaya bir sandık çıkıyor ve bu sandığı paylaşamadıkları zaman, hırslarıyla açgözlülükleri onların birbirilerini yok etmelerine sebep oluyordu. En sonunda bir sandık ve hırslarının esiri olup diğerlerini yok eden biri kalıyordu. Sandık onun sayılırdı artık. Ama ortada bir problem vardı. Sandığa doğru attığı bir adım üzerinde durduğu platformun dengesini bozuyor ve sandık boşluğa doğru yol alıyordu. Film, sandığa bakan ama ona ulaşamayan adamla bitiyordu.

Sandığa bakan adam, “çeşmenin başında susuzluktan ölüyordu.”

Az önce büyülenerek seyrettiğim o muhteşem ağaçların, baş döndüren kokuların, gözleri kamaştıran ışıkların, şehvetli gülüşleriyle doğaya renk katan kadınların uğruna, ne savaşlar verilmiş ve ne kanlar akmıştı. Belki üç yüz yıl önce, belki de bin yıl önce, o mukaddes doğa için iki ordu karşılaşmış ve ortalık kan gölüne dönmüştü.

Şuan o manzaraya bakıyorum.

Elim saçlarımın arasında, o korkunç savaşları düşünüyorum. Atalarım bu “kutsal” yerler için, çocuklarının buralarda yaşamaları için, başkalarının atalarıyla savaşmış. Belki de yarın, başkaları bu muhteşem manzara için benimle savaşmaya, benim kanımı dökmeye gelecek.

Bir sıkıntı dolanıyor içime.

Bu tarifi imkânsız doğa için ölenlerin tümüne ağlıyorum.

“çeşmenin başında, susuzluktan ölüyorum.”

Portakal kokan geniş bahçede, ağaçlardan birinden bir portakal koparıyorum ve onu eve götürüyorum.

 

      

 
Etiketler: SANDIĞA, BAKAN, ADAM,
Yorumlar
Ulusal Gazeteler
Anketler
İdeal lider nasıl olmalı?
Süper Lig
Takımlar
P
Av
M
B
G
O
Nöbetçi Eczane


Nöbetçi eczanlerle ilgili detaylı bilgi için lütfen tıklayın.

Arşiv
,